Arabesk Radyo

İki karakter var: biri iyi, diğeri kötü. Birisi erkek, diğeri kadın. Birisi şehirde yaşıyor, diğeri kırsalda. Bu basit görünen ikili karşıtlıklar, sadece hikâyelerde rastlanan bir öge değil, film yapısının kalbinden bir parçası. Bu karşıtlıklar, izleyicinin anlayışını şekillendirir, duygularını yönlendirir ve hikâyeyi nasıl okuduğumuzu değiştirir. Bu, yapısalcılığın filmdeki temel fikirlerinden biri.

Yapısalcılık Nedir?

Yapısalcılık, 20. yüzyılın ortalarında antropolog Claude Lévi-Strauss tarafından geliştirilen bir analiz yöntemi. Temel fikri şuydu: insan zihninin tüm deneyimleri, ikili karşıtlıklarla anladığını savunuyordu. Işık-karanlık, erkek-kadın, iç-dış gibi ikililer, anlamın temel yapı taşlarıydı. Bu fikir, 1960’larda film teorisiye girdi ve sinema filmlerinin nasıl işlediğini anlamak için yeni bir çerçeve sundu.

Yapısalcılar, bir filmi sadece ne olduğunu değil, nasıl yapılandırıldığını sorgular. Bir hikâye, karakterler, sesler, görüntüler - her şey bir sistemin parçasıdır. Bu sistemde her öğe, diğer öğelerle ilişkideyken anlam kazanır. Örneğin, bir kahramanın iyiliği, karşıtı olan kötülüğe karşı tanımlanır. İyi olmadan kötülük anlamsız olur. Kötülük olmadan iyi de anlamsız. Bu ikili ilişki, hikâyeyi harekete geçiren motor.

İkili Karşıtlıklar Nasıl Çalışır?

Bir filmdeki ikili karşıtlıklar, genellikle açıkça görünmez. İzleyici, bunları fark etmeden hikâyeye dalır. Ama bu ikililer, her sahnenin altında, her diyalogun arkasında, her kamera hareketinin içindedir.

Örneğin, Alfred Hitchcock’un Psycho (1960) filminde, Marion Crane’in şehir hayatı ile Norman Bates’in izole, eski bir otelde yaşadığı kırsal yaşam arasındaki karşıtlık, yalnızca bir yer ayarı değil, bir ahlaki ve psikolojik çatışmadır. Şehir, modernlik, özgürlük ve cinsellikle ilişkilidir. Oteller, gizlilik, kilitli kapılar ve geçmişin baskısıyla. Bu ikili, Marion’un ölümüne yol açan dinamikleri oluşturur. O, şehrin özgürlüğünden kaçar ama kırsalın gizli korkularına düşer.

Başka bir örnek: The Godfather (1972). Michael Corleone, ailesinin ahlaki dünyasında büyür ama sonunda o ailenin en korkutucu parçası olur. İyi-bad ikilisi burada sadece bir karakterin dönüşümü değil, aile kurumunun çöküşünü temsil eder. Michael, başta ailesini korumak istiyor - bu iyi bir niyet. Ama bu iyi niyet, kötülüğe dönüşür. Burada ikili karşıtlık, karakterin içsel çatışmasını yansıtmaz, toplumsal bir değer sisteminin nasıl bozulduğunu gösterir.

Narratif İşlev: Hikâye Neden Bu Şekilde İlerler?

Yapısalcılar, bir hikâyenin neden bu sırayla ilerlediğini sorar. Neden kahraman önce mutlu, sonra kaybeder, sonra yeniden kazanır? Bu yapı, sadece bir klişenin tekrarı değil, insan zihninin anlam kurma biçiminin bir yansımasıdır.

Bir filmdeki hikâye yapısı, genellikle bir denge durumundan başlar. Denge bozulur (çatışma başlar), çatışma artar, bir kritik noktaya ulaşır ve sonunda yeni bir denge kurulur. Bu yapı, Lévi-Strauss’un “dengenin bozulması ve yeniden kurulması” modeliyle tamamen örtüşür.

Jaws (1975) filminde bu tam olarak görülür. Amity Adası, sakin, aile dostu bir yer olarak başlar. Bir köpek balığı, bu dengenin bozulmasına neden olur. Şehir yetkilileri, balığı gizlemeye çalışır - bu da dengenin bozulmasının bir parçasıdır. Sonra sheriff Brody, dışarıdan gelen biri olarak, bu dengenin yeniden kurulmasının sorumlusu olur. O, hem şehir hem de doğanın arasında bir köprüdür. Son sahne, balığın öldürülmesiyle değil, Brody’nin korkusunu yenmesiyle biter. Denge yeniden kurulur, ama artık farklı bir denge.

Bu yapı, yalnızca korku filmlerinde değil, romantik komedilerde, aile dramlarında bile görülür. When Harry Met Sally (1989)’de, erkek ve kadın karakterler arasındaki “dostluk-karşılıklı çekim” ikilisi, hikâyeyi 12 yıl boyunca harekete geçirir. Dostluk, ilişkiyi engelleyen engel olarak görülür. Karşılıklı çekim, bu engeli aşmayı sağlar. Sonunda, ikili karşıtlık çözülür ve yeni bir ilişki kurulur.

Bir aile masasında iki taraf, ısıl kırmızı ve soğuk mavi ışıkla ayrılmış.

Yapısalcılık ve Sinema Dilini Anlamak

Yapısalcılık, sinemada her şeyin bir dil gibi işlediğini savunur. Görüntüler, sesler, renkler, kamera açıları - hepsi birer sembollerdir. Bu semboller, ikili karşıtlıklarla bağlanır ve anlam üretir.

Bir filmde kırmızı renk, genellikle sevgi, tehlike ya da güçle ilişkilidir. Mavi, soğukluk, izolasyon ya da huzur. Bir kamera, bir karaktere düşük açıdan bakıyorsa, o karakterin gücünü gösterir. Yüksek açıdan bakılırsa, zayıflığını. Bu teknikler, yapısalcı analizde sadece estetik bir tercih değil, anlam üretmek için kullanılan bir dilin parçasıdır.

Örneğin, Blade Runner 2049 (2017)’de, yeşil ve sarı tonlar, yapay hayatın korkutucu güzelliğini yansıtırken, gri ve mor tonlar, insanlığın kaybını temsil eder. Bu renk ikilisi, yapay zekâ ve insan arasındaki sınırı görsel olarak tanımlar. Karakterlerin konuşmaları bile bu ikiliyi tekrarlar: “Ben bir insan mıyım?” - bu soru, yalnızca karakterin içsel bir korkusu değil, filmin tüm yapısal çatışmasının özüdür.

Yapısalcılığın Sınırları

Yapısalcılık, film analizinde güçlü bir araçtır ama tamamen eksiksiz değildir. Bu yaklaşım, hikâyeleri çok katı bir yapıya sıkıştırır. Gerçek hayatta, insanlar hep ikili karşıtlıklarla yaşamaz. Kimi zaman iyi ve kötünün sınırları belirsizdir. Kimi zaman, kimse iyi ya da kötülük yapmaz - sadece kafası karışır.

Manchester by the Sea (2016) filminde, karakterin yaptığı her şey, iyi ya da kötülük olarak sınıflandırılamaz. O, bir suçlu mu? Bir kurban mı? Her ikisi de. Bu tür filmler, yapısalcılığın ikili sistemlerine direnir. Burada anlam, ikili karşıtlıkların dışında, bulanıklıkta, sessizlikte, kırılmış ilişkilerde saklıdır.

Yapısalcılık, özellikle 1970’ler ve 1980’lerdeki Hollywood filmlerinde çok iyi işe yarar. Ama günümüzdeki bağımsız sinema, belgesel veya deneyci filmler, bu ikili sistemleri zaten reddediyor. O yüzden, yapısalcılık bir araç olmalı, son söz değil.

Çok katlı bir ev, üst katı yıldızlarla, alt katı karanlık yaratıklarla dolu.

Yapısalcılıkla Film İzlemeyi Öğrenmek

Bir filmi yapısalcı bir şekilde izlemek, sadece ne olduğunu değil, nasıl yapılandırıldığını sorgulamak demektir. İşte bunu yapmanın basit bir yolu:

  1. İlk sahneyi izle. Hangi dengenin kurulduğunu düşünüyorsun? Hangi değerler öne çıkıyor?
  2. Çatışma ne zaman başlıyor? Hangi ikili karşıtlık harekete geçiyor? (İyi-kötü, iç-dış, gelenek-modernlik…)
  3. Karakterlerin birbirleriyle ilişkileri nasıl değişiyor? Kim, kimin karşıtı olarak tanımlanıyor?
  4. Renkler, sesler, kamera açıları - bunlar ikili karşıtlıkları nasıl destekliyor?
  5. Bitiş sahnesi, başlangıçtaki dengenin aynısı mı? Yoksa yeni bir denge mi? Neden?

Bu soruları bir filmi izlerken aklında tutarsan, artık sadece bir hikâye izlemiyorsun. Bir yapıyı çözüyorsun. Bir dil okuyorsun.

Yapısalcılık ve Modern Sinema

2020’lerdeki filmler, yapısalcılığın kurallarını çiğneyerek daha karmaşık anlatılar üretiyor. Ama bu kurallar tamamen ölü değil. Sadece daha ince, daha gizli hale geldi.

Everything Everywhere All At Once (2022) filminde, çoklu evrenlerin varlığı, aslında tek bir ikili karşıtlığı yansıtır: anlamlı yaşam vs. anlamsız yaşam. Anne, her şeyin anlamsız olduğunu düşünürken, kızı ise her şeyin anlam taşıdığını savunur. Bu ikili, tüm film boyunca tekrarlanır. Her evren, bu ikilinin farklı bir versiyonudur.

Parasite (2019) ise, zengin-fakir ikilisini sadece bir sınıf çatışması olarak değil, bir mimari yapı olarak işler. Ev, üst kat ve alt kat, iç ve dış, temiz ve kirli - her şey ikili bir yapıyla tanımlanır. Ve bu ikili, son sahnede kanla çözülür.

Yapısalcılık, bu filmlerde gizlenmiştir. Ama hâlâ oradadır. Sadece artık daha fazla alt katmanla, daha az açık bir şekilde.

Yapısalcılık, Sadece Sinema İçin Mi?

Hayır. Bu yaklaşım, kitaplar, televizyon dizileri, hatta reklamlar için de geçerli. Netflix’in Stranger Things serisinde, 1980’lerin nostaljisi ile 1980’lerin korkuları arasındaki ikili, hikâyeyi besler. Breaking Bad’de, Walter White’in “iyi bir öğretmen” ve “kötü bir uyuşturucu üreticisi” arasındaki ikili, serinin tüm yapısını oluşturur.

Yapısalcılık, bir filmi sadece bir eğlence olarak değil, bir kültürün derinliklerini anlamak için bir anahtar olarak sunar. Bir filmi izlerken, sadece karakterlerin ne yaptığını değil, nasıl anlamlı hale geldiğini düşünmelisin.

Yapısalcılık, film analizinde neden hâlâ önemlidir?

Yapısalcılık, hikâyelerin nasıl yapılandırıldığını gösterir. İnsan zihninin anlam oluşturmak için ikili karşıtlıklara nasıl bağımlı olduğunu açıklar. Bu, sinema dilini anlamak için temel bir araçtır. Modern filmler bu kuralları değiştirebilir ama onları tamamen yok etmez.

İkili karşıtlıklar sadece kötü-iyi mi olur?

Hayır. İkili karşıtlıklar çok daha geniş bir yelpazede olabilir: şehir-kırsal, erkek-kadın, gelenek-modern, iç-dış, kontrol-kaos, gerçek-simülasyon. Hangi ikiliyse, hikâyeyi yönlendiren temel çatışmadır.

Yapısalcılık, karakterlerin psikolojisini inceler mi?

Hayır, doğrudan değil. Yapısalcılık, karakterlerin ne yaptığını değil, hikâyedeki rolünü inceler. Psikolojiye değil, yapıya odaklanır. Ama bu yapı, karakterin psikolojisini şekillendirir.

Yapısalcılık, film yapımında da kullanılır mı?

Evet. Senaryo yazarları, yapısal ikili karşıtlıkları bilinçli olarak kullanır. Bir hikâyenin dengesini bozmak için bir karakteri “kötü” olarak tanımlarlar. Bir sahneyi “karanlık” bir ortamda çekerek, içsel çatışmayı görselleştirirler. Bu, yapısal bir tercihtir.

Yapısalcılığı öğrenmek, film yapmak isteyenler için faydalı mı?

Çok faydalı. Bir hikâyenin nasıl işlediğini anlamak, sadece izleyici değil, yaratıcı için de kritik. Yapı, duyguları yönlendirir. İyi bir senaryo, ikili karşıtlıkları bilinçli olarak kullanır. Bu, izleyicinin hikâyeye nasıl bağlanacağını belirler.