The Social Network, 2010 yılında David Fincher tarafından yönetilen ve Aaron Sorkin’in yazdığı bu film, sadece bir sosyal medya şirketinin kurulma hikayesini anlatmıyor. Bu, bir genç adamın zekâsıyla dünyayı değiştirmeye çalışırken, insan ilişkilerini nasıl kaybettiğini gösteren bir trajedi. Facebook’un doğuşu, teknoloji tarihinin dönüm noktası değil, aynı zamanda dostluk, ihanet ve güç kavgalarının modern bir yansıması.
Kimin için bu film?
Eğer bir zamanlar Facebook’a üye olup, arkadaşlarını eklediğin, paylaştığın, yorumladığın biriysen, bu film senin için. Eğer bir startup kurmak istiyorsan, ya da bir işbirliğinin nasıl çöküşe uğradığını görmek istiyorsan, bu film senin için. Eğer bir insanın başarıya ulaşırken ne kadarını feda ettiğini merak ediyorsan, bu film senin için.
Mark Zuckerberg, burada bir kahraman değil. Bir yaratıcı değil. Bir hikâyeci değil. Biri, kendi zekâsını kullanarak bir şey yarattı, ama bunun bedelini hiç düşünmedi. Arkadaşları, ortakları, hatta sevdiği kişiyi bile kaybetti. Film, bu kayıpları birer sahne olarak gösteriyor. Her biri, birer yaralanma.
Facebook’un doğuşu: Gerçek mi, hikâye mi?
2003 yılında Harvard’da, Mark Zuckerberg, bir kız arkadaşından kırıldığında, onunla aynı sınıftaki diğer kızlara karşı bir website açtı. Bu site, kızların fotoğraflarını gösterip, hangisinin daha güzel olduğunu oylamaya dayalıydı. Bu site, "Facemash" adını aldı. Kısa sürede kapanan bu site, onun için bir deneydi. Bir test. İnsanların nasıl tepki verdiğini görmek için.
Bu deney, bir gün sonra Facebook’un temelini oluşturdu. Ama bu, bir hikâye değil, bir başlangıç. Zuckerberg, bir şeyi yapmak istedi. Ama neden? Para mı? Ün mü? Yoksa sadece bir şeyin içine girmek mi? Film, bu soruyu sürekli soruyor. Ve cevap, hiçbir zaman net değil.
Winklevoss kardeşler, Zuckerberg’a, bir sosyal ağ fikrini sattıklarını iddia ediyorlar. Filmde, bu iddia, bir mahkeme davası haline gelir. Ama gerçeklik, bu davada çok daha karmaşık. Kimin fikri? Kimin çalışması? Kimin zamanı? Zuckerberg, bir şeyi yarattı. Ama bu şeyi, kiminle paylaştı? Kiminle paylaşmak istedi?
Ortaklık: Arkadaş mı, iş partneri mi?
Sean Parker, Zuckerberg’ın hayatında bir dönüm noktası oldu. Bir keresinde, Zuckerberg’a, "Bu bir sosyal ağ değil, bir platform" dedi. Bu cümle, Facebook’un geleceği için kritikti. Parker, Zuckerberg’ı, bir öğrenci değil, bir kurucu olarak görmeye başladı. Ama Parker, bir dost değil, bir fırsatçıydı.
Ernesto, Zuckerberg’ın ilk ortağıydı. Arkadaştı. Birlikte çalışırlardı. Ama bir gün, Zuckerberg, onu dışladı. E-posta ile. Bir toplantıya çağırmadı. Bir kahve içmediler. Basitçe, bir gün, onunla konuşmadı. Bu, filmdeki en korkunç sahnelerden biri. Çünkü bu, bir işbirliğinin sonu değil, bir dostluğun sonuydu.
Facebook, bir platform değil, bir ilişkiler ağıydı. Ama Zuckerberg, bu ağı kurarken, kendi ilişkilerini yıktı. O, herkesi bağlamak istedi. Ama kendi bağlarını koparmayı tercih etti.
İhanet: Bir kelimede anlatılamaz
İhanet, bu filmde sadece bir eylem değil, bir durum. Zuckerberg, herkesi kullanır. Winklevoss kardeşleri, bir fikir için. Parker’ı, bir vizyon için. Eduardo Saverin’i, bir para için. Her biri, bir adım olarak kullanılır. Ama her biri, bir dost olarak başlamıştı.
Eduardo, Zuckerberg’ın en yakın arkadaşıydı. Birlikte okudular. Birlikte yediler. Birlikte çalıştilar. Ama bir gün, Zuckerberg, onun hisselerini sattı. Kâr payını azalttı. Onu, şirketin dışına itti. Ve bu, bir mahkeme davasına kadar gitti. Ama filmde, bu dava, bir hukuki süreç değil, bir duygusal çöküş.
İhanet, burada sadece bir eylem değil. Bir seçimdi. Zuckerberg, her seferinde, seçti. Seçti: para mı, dostluk mu? Seçti: hız mı, adalet mi? Seçti: dünyayı mı, kendi kalbini mi?
Teknoloji, insanlığı değiştirdi mi?
Facebook, sadece bir website değil. Bir kültür. Bir davranış. Bir iletişim biçimi. Filmde, Zuckerberg, bir kod yazıyor. Ama aslında, bir insan ilişkisi modeli yazıyor. Bir insanın, başka bir insanla nasıl bağ kuracağını, nasıl iletişim kuracağını, nasıl hissedeceğini tanımlıyor.
Bu model, çok hızlı yayıldı. Ama kimse, bu modelin insanları nasıl etkileyeceğini düşünmedi. Kimse, bir arkadaşın mesajını okumadığında, onu nasıl yaralayacağını düşünmedi. Kimse, bir beğeninin, bir insanın değerini nasıl ölçeceğini düşünmedi.
Facebook, bir teknoloji değil, bir psikoloji. Film, bu psikolojinin başlangıcını gösteriyor. Ve bu başlangıç, çok sertti. Çok soğuktu. Çok yalnızdı.
Kim kazandı?
Facebook, milyarlarca dolarlık bir şirket oldu. Zuckerberg, dünyanın en genç milyarderlerinden biri oldu. Ama filmde, kim kazandı? Eduardo? Winklevoss kardeşler? Parker? Yoksa Zuckerberg?
Her biri, bir şey kaybetti. Eduardo, dostluğunu. Winklevoss kardeşler, fikrini. Parker, güvenini. Zuckerberg ise, kendi insanlığını.
Ve bu, filmin en büyük mesajı. Teknoloji, dünyayı değiştirebilir. Ama insanlık, onu değiştiremez. Eğer biri, bir şeyi yaratmak için diğerlerini kullanıyorsa, o şey, onu da kullanır. Facebook, Zuckerberg’ı değil, onun seçimlerini yarattı.
İnsanlar neden bu filmi izliyor?
Bu filmi izleyenler, sadece Facebook’un tarihini öğrenmek istemiyor. Kendi hayatlarında, bir şeyi yaparken, birini yaraladı mı diye soruyorlar. Bir işbirliğini, bir dostluğu, bir sevgiyi, bir anı, bir güveni kaybetti mi diye düşünüyorlar.
Her bir sahne, bir aynadır. Zuckerberg, bu aynada kendi yüzünü görüyor. Ama izleyenler, kendi yüzlerini görüyorlar. Çünkü herkesin, bir zamanlar bir şeyi yaparken, birini yaralamış olma ihtimali var. Belki küçük bir şeydi. Belki bir mesaj atlamaktı. Belki bir arkadaşa göz kırpmaktı. Ama o küçük şey, bir gün büyük bir yaraya dönüşebilir.
The Social Network, bir film değil, bir soru. Bir soru ki: Ne kadarını feda edersin, bir şeyi elde etmek için?
The Social Network gerçek olaylara mı dayanıyor?
Evet, film 2009 yılında çıkan Ben Mezrich’in "The Accidental Billionaires" kitabına dayanıyor. Kitap, Facebook’un kurulma sürecini, özellikle Mark Zuckerberg ve Eduardo Saverin arasındaki çatışmaları anlatıyor. Ancak film, dramatik etki için bazı olayları abartmış, bazı kişileri birleştirerek veya çıkararak hikâyeyi sadeleştirmiştir. Gerçek olaylarla tamamen örtüşmeyen sahneler de var. Örneğin, Winklevoss kardeşlerin Zuckerberg’a karşı açtıkları dava, gerçek bir mahkeme süreciydi, ancak filmdeki diyaloglar ve bazı olaylar, senaryo için yaratılmıştır.
Eduardo Saverin gerçek hayatta ne oldu?
Eduardo Saverin, Facebook’un ilk ortaklarından biriydi ve başlangıçta şirketin mali sorumlusuydı. Zuckerberg tarafından hisseleri azaltıldıktan sonra, 2005 yılında şirketten ayrıldı. Ancak 2009 yılında yapılan bir mahkeme kararıyla, Saverin’e 0.8% hisse verildi. Bu, 2012 yılında Facebook’un halka açık hale gelmesiyle yaklaşık 1 milyar dolarlık bir varlığa karşılık geldi. Bugün Saverin, Singapur’da yaşıyor ve sermaye yatırımcısı olarak faaliyet gösteriyor. Filmdeki gibi bir kavgadan sonra tamamen dışlanmadı, ancak gerçek hayatta da ilişkileri kesildi.
Mark Zuckerberg filmde kötü biri olarak mı gösteriliyor?
Filmde Zuckerberg, açıkça kötü biri olarak değil, daha çok soğuk, kendi iç dünyasına kapanık, duygusal olarak uzak bir karakter olarak gösteriliyor. O, kötü niyetli değil; ama başka insanların duygularını önemsemiyor. Bu, onun bir kusuru değil, bir seçimi. Film, onun ne yaptığını değil, neden yaptığını sorguluyor. O, bir zekâ sahibi, ama bir insan değil. Bu, onu kötü kılan değil, yalnız kılan şey.
The Social Network’deki diyaloglar gerçek mi?
Diyalogların çoğu, senaryo yazarı Aaron Sorkin’in yaratmasıdır. Ancak bazı ifadeler, gerçek konuşmalardan esinlenmiştir. Örneğin, "Facebook bir sosyal ağ değil, bir platform" sözü, gerçek bir söylem olan Sean Parker’ın bir konuşmasından uyarlanmıştır. Ancak filmdeki tüm diyaloglar, gerçek zamanlı kayıtlar değil, dramatik etki için yazılmıştır. Sorkin, karakterlerin iç dünyalarını daha iyi anlatmak için, gerçek konuşmaları yeniden şekillendirmiştir.
Film, Facebook’un etik sorunlarını ele alıyor mu?
Film, Facebook’un bugünkü etik sorunlarını doğrudan ele almıyor. Ancak, başlangıçtaki temelleri üzerinden bu sorunların nasıl doğabileceğini gösteriyor. Dostlukların ticarileştirilmesi, kişisel verilerin kontrolsüz kullanılması, ilişkilerin sayısal bir ölçülebilirliğe dönüştürülmesi gibi kavramlar, filmdeki sahnelerde zaten mevcut. Film, Facebook’un bir sorun olduğunu değil, bir sistem olduğunu gösteriyor. Ve bu sistem, insan ilişkilerini nasıl değiştirdiğini anlatıyor.