Arabesk Radyo

Japon sineması, dünya sinemasının en derin ve etkileyici anlatıları arasında yer alır. 20. yüzyılın ortalarından itibaren, Japonya'nın sinema dünyasında ortaya çıkan isimler, yalnızca kendi kültürüne değil, tüm dünyaya yeni bir görsel dil getirdi. Akira Kurosawa, Kenji Mizoguchi ve günümüzün önde gelen yönetmenleri, bu sinemanın kalbinde duruyor. Bu rehberde, bu sanatçıların nasıl bir araya geldiğini, neyi değiştirdiğini ve neden hâlâ izlenmesi gerektiğini anlatıyorum.

Kurosawa: Savaş, Şeref ve İnsan

Akira Kurosawa, Japon sinemasının en bilinen ismi olmanın ötesinde, dünya sinemasının en büyük etkilerinden biri. 1950’de çektiği Rashomon, ilk kez bir olayın farklı bakış açılarıyla anlatılmasını denedi. Bu film, Venedik Uluslararası Film Festivali’nde Altın Aslan’ı aldı ve Batı’da Japon sinemasının kapılarını çarptı. Kurosawa’nın filmlerinde, adalet, şeref ve insanın iç çatışmaları sürekli tekrarlanan temalar. Seven Samurai’da, bir köyün korsanlardan korunması için yedi samurayın toplanması hikâyesi, sadece bir aksiyon filmi değil, toplumsal dayanışmanın bir simgesi. Bu film, 1960’lardaki Hollywood western’larına ilham verdi. Kagemusha ve Ran gibi eserlerinde ise Shakespeare’in King Lear’ını Japon tarihi bağlamına uyarladı. Kurosawa’nın filmlerinde kamera hareketleri, keskin montajlar ve siyah-beyaz görüntüleme, sadece estetik bir tercih değil, duyguyu güçlendirmek için tasarlandı.

Mizoguchi: Kadınların Sessiz Acıları

Kenji Mizoguchi, Kurosawa’nın aksine, sessiz, uzun çekimler ve derin derinlikli sahnelerle anlatı yaratırdı. Kadınların yaşamı, toplumsal baskılar ve ekonomik zorluklar, Mizoguchi’nin tüm filmlerinin merkezindeydi. Ugetsu Monogatari’de, savaşın ardından bir çiftin hayatının nasıl yıkıldığını, korku ve illüzyonlarla anlatır. Sansho the Bailiff’da ise bir ailenin ayrılığı ve kadının dayanışması, 3 saatlik bir yolculukta izleyiciyi derin bir duygusal hale getirir. Mizoguchi’nin kamera, karakterlerin duygularını yansıtmak için hareket eder. Uzun tek çekimler, kadınların acılarını izlemek zorunda kaldığımızı hissettirir. Onun filmleri, yalnızca tarihsel bir kaynak değil, kadınların sessizliğini seslendiren bir siyasi eylemdir. 1950’lerde, Japonya’da kadınların hâlâ toplumsal olarak bastırıldığı bir dönemde, Mizoguchi, onların iç dünyasını sinemaya taşıdı.

Mizoguchi'nin sessiz bir göl kenarında oturduğu, yansımasında kadınların hikayelerinin göründüğü yumuşak renkli bir sahne.

Modern Japon Sineması: Deneyler ve Yeni Sesler

21. yüzyılda Japon sineması, Kurosawa ve Mizoguchi’nin izlerini taşırken, tamamen farklı bir dil kullanmaya başladı. Hirokazu Kore-eda, aile ilişkilerini, kayıpları ve küçük anları inceleyerek, duygusal derinliği yeniden tanımladı. Shoplifters’da, kan bağı olmayan bir ailenin nasıl birbirine bağlandığını, toplumun dışladığı insanların nasıl bir aile kurduğunu gösterdi. Bu film, Cannes’da Altın Palmiye’yi aldı. Naoko Ogigami’nin Kamome Diner’i, bir Japon kasabasında yaşayan yabancı bir kadının, yerel bir restoranda insanların hayatlarına nasıl dokunduğunu anlatır. Bu filmler, şiddet ve aksiyon yerine, sessizlik, boşluk ve küçük hareketlerle anlatır. 2020’lerde Japon sineması, yalnızca Japonya’da değil, Avrupa ve Amerika’daki bağımsız sinemalara da ilham kaynağı haline geldi. Drive My Car’da, Ryusuke Hamaguchi, bir tiyatro oyuncusunun kaybını, bir araba içindeki konuşmalarla anlatır. Bu film, Oscar’ı aldı ve Japon sinemasının küresel etkisini yeniden kanıtladı.

Klasiklerle Modernler Arasındaki Bağ

Kurosawa’nın Seven Samurai’i ile Kore-eda’nın Shoplifters’i arasında ne var? Her ikisi de toplumun dışlananlarını anlatır. Kurosawa, samurayları kahraman olarak gösterirken, Kore-eda, hırsızları ve geçici işçileri. Her ikisi de, insanın değerini, statüden değil, eylemlerden ölçer. Mizoguchi’nin kadınları, günümüzün Japon sinemasında da hâlâ var. Ogigami’nin kadınları, Kore-eda’nın anneleri, Hamaguchi’nin eşi, hepsi Mizoguchi’nin kadınlara verdiği sessizlik ve dayanışmayı taşır. Modern Japon sineması, klasiklerin estetiğini değil, insanlık anlayışını miras aldı. Kamera hareketleri artık daha sakin, renkler daha yumuşak, sesler daha az gürültülü. Ama duygusal yoğunluk, hiç azalmadı.

Modern Japon yönetmenlerin çay içtikleri, filmlerinden gelen küçük görüntülerin havada yüzdüğü sıcak bir akşam sahnesi.

Neden Hâlâ İzlenmeli?

Bu filmleri izlemek, yalnızca sinema tarihi öğrenmek değil. Japon sineması, bize nasıl yaşadığımızı, nasıl sevdiğini, nasıl kaybettiğimizi gösteriyor. Kurosawa’nın kahramanları, şeref için ölür. Mizoguchi’nin kadınları, dayanmak için yaşar. Modern yönetmenler ise, küçük bir kahve paylaşımıyla bile bir yaşamın anlamını bulur. 2026’da, dünyada her şey hızla değişirken, Japon sineması yavaşlamayı öğretiyor. Duyguları kapatmak yerine, onları izlemeyi. Bu nedenle, bir akşam, TV’nizi açıp Rashomon’u değil, Drive My Car’ı izleyin. Çünkü her ikisi de aynı soruyu soruyor: İnsan kimdir? Ve nasıl bir yaşamı hak eder?

İzlemeye Başlamak İçin 5 Film

  • Rashomon (1950) - Akira Kurosawa - Gerçekliğin nasıl kırıldığını görmek için
  • Ugetsu Monogatari (1953) - Kenji Mizoguchi - Kadınların iç dünyasını anlamak için
  • Seven Samurai (1954) - Akira Kurosawa - Toplumsal dayanışmanın en büyük örneği
  • Shoplifters (2018) - Hirokazu Kore-eda - Ailenin ne olduğunu sormak için
  • Drive My Car (2021) - Ryusuke Hamaguchi - Sessizlikle nasıl konuşulduğunu görmek için

Japon sineması neden dünya sinemasında önemli?

Japon sineması, dünya sinemasına yeni anlatı teknikleri, duygusal derinlik ve kültürel özgünlük getirdi. Kurosawa’nın çoklu bakış açıları, Mizoguchi’nin uzun çekimleri ve modern yönetmenlerin sessiz anlatımı, Batı sinemasını derinden etkiledi. Özellikle 1950’lerde, Avrupa ve Amerika’daki yeni dalga sinemaları, Japon filmlerinden ilham aldı. Bugün de, bağımsız sinema ve arthouse filmlerinde bu etki hâlâ sürmekte.

Kurosawa ve Mizoguchi arasındaki temel fark nedir?

Kurosawa, aksiyon, toplumsal adalet ve erkek kahramanlar üzerine odaklanır. Kamera hareketleri hızlı, montaj keskin, hikâyeler epik. Mizoguchi ise, sessizlik, kadın deneyimi ve toplumsal baskılarla ilgilenir. Kamera sabittir, çekimler uzundur, duygular dışa vurulmaz, ama derinlerde hissedilir. Kurosawa dışarıyı gösterir, Mizoguchi içeri.

Modern Japon filmleri eski filmler kadar etkileyici mi?

Evet, ama farklı bir şekilde. Eski filmler, teknik yeniliklerle dikkat çekti. Modern filmler, duygusal gerçeklikle. Shoplifters veya Drive My Car gibi filmler, izleyiciyi bir yere götürmez, onu bir yerde bırakır. Bu, daha zor bir etki. Eski filmler sizi etkiler, modern filmler sizi sorgular.

Japon sinemasını izlemek için nereden başlamalıyım?

Eğer aksiyon ve dram istiyorsanız, Seven Samurai ile başlayın. Duygusal ve sakin bir hikâye arıyorsanız, Shoplifters veya Still Walking (Kore-eda) ideal. Kadın deneyimine odaklanmak istiyorsanız, Ugetsu Monogatari veya Sansho the Bailiff’i seçin. Her biri farklı bir dünya sunar.

Japon sineması sadece siyah-beyaz mı?

Hayır. Kurosawa ve Mizoguchi’nin en ünlü filmleri siyah-beyaz, ama 1960’lardan sonra renkli filmler de yapılmaya başlandı. Modern Japon sineması tamamen renkli. Drive My Car’da renkler, duyguyu yansıtır: koyu mavi, gri, kahverengi - hepsi yalnızlığı ve hüzni anlatır. Renk, artık sadece estetik değil, anlatının bir parçası.